Bir insan İslam'ı tanımadan önce, Kuran'da geçen ifadeyle "cahil"dir, neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğu hakkında gerçek bir bilgisi yoktur. İslam'ı kabul ettiğinde ise bu bilgiye erişir, tüm geçmiş yaşantısından vazgeçer, Allah'tan bağışlanma diler ve tevbe eder. Allah, sonsuz merhametinin bir göstergesi olarak, samimi bir şekilde İslam'a yönelen ve geçmiş yaşamın da işlediği günahlardan ötürü tevbe edip doğru yolu benimseyen bir kimsenin tevbesini kabul edeceğini ve eski kötülüklerini iyiliğe çevireceğini vaat etmektedir:
Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Tevbe etmek yalnızca İslam'a yeni kavuşan birisinin değil, tüm müminlerin, hayatları boyunca sürdürmeleri gereken, onları Allah'ın sonsuz rahmetine ve bağışlamasına götüren bir ibadettir. Çünkü hiçbir mümin kendisini hata yapmak ve günah işlemekten muafgöremez.
Mümin Allah'ın huzurunda ümit ve korku arasında bir ruh hali içerisinde bulunur. Ölene kadar, ahiretteki durumunun ne olacağını bilmediğinden, Allah'ın azabından hiçbir şekilde kendisini emniyette hissedemez. Bununla birlikte, içinde bulunduğu durum ne kadar kötü, işlediği günah ne kadar büyük ve fazla olursa olsun Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez. Şeytanın en büyük hilelerinden birisi insanlara ümitsizliği telkin etmesidir. Şeytanın ya da hayatını şeytanın ilhamlarıyla yönlendiren kimselerin verdikleri, "artık iş işten geçti", "bu saatten sonra seni kimse kurtaramaz", "zaten boğazına kadar günaha batmışsın" gibi vesveseler insanları Allah'ın sonsuz bağışlama ve rahmetinden uzaklaştırmayı amaçlamaktadır. Allah insanları, şeytan ve yandaşlarının onları cehenneme çekmek için kullandıkları bu ümitsizlik tuzağına karşı pek çok ayette uyarmakta, onları tevbe ve bağışlanma dilemeye çağırmaktadır. (Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.
Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel.
Bu ayetleri gördükten sonra, gerçek anlamda Kuran'a iman eden kimsenin, hiçbir durumda şeytanın ümitsizlik tuzağına düşmesi mümkün değildir. Ancak Allah'ın bağışlamasına güvenip de, "Allah nasıl olsa affeder" diyerek günahlarından vazgeçmeyenler, Allah'ın emir ve yasaklarını gözetmeyenler, bu seferde şeytanın bir başka tuzağına düşmüş olurlar. Ve bu durumlarını düzeltip pişman olmadıkları ve doğru yola yönelmedikleri sürece, edecekleri tevbelerin bir geçerliliği olmayacaktır. Çünkü Allah hangi tevbeleri kabul edeceğini Kuran'da bildirmiştir:
Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemen tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.
Sonuç olarak, samimi ve kararlı bir şekilde İslam'ı yaşamaya başlamış ve eski yaşantısını terk etmiş bir insan, geçmiş hayatında ne yapmış, ne kadar çok kötülük işlemiş olursa olsun, bunlardan sorumlu değildir. Kuşkusuz bu değerlendirme müminler açısından da geçerlidir. Yani İslam'ı kabul eden bir insanın önceki yaşamında neler yaptığı müminler açısından hiçbir önem taşımaz. O bundan sonraki hayatını Kuran ahlakına uygun bir şekilde düzenleyecek ve Allah'ın Katında bundan sorumlu olacaktır.
Cevaplar "Din ahlakını yaşamak istiyorum, ancak bu gücü kendim de bulamıyorum"
Bu üstteki cümle çok sık rastlanılan bir samimiyetsizlik ifadesidir. Bunu söyleyen insan da aslında bilmektedir ki; gerçeği değil, kendi bencil istek ve tutkularının kendisine gösterdiği bir kaçış yöntemini öne sürmektedir. Çünkü din, insanların güç yetiremeyeceği bir hayat tarzı değildir. Allah insanları Kendisi'ne kulluk etmeleri için yaratmıştır. İnsanın asıl görevi budur ve yaratılışı da bunu gerektirir. Kuran'da, insanın Allah'a kul olmak üzere yaratılmış olduğu şöyle bildirilir:
Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.
"Ben dini yaşayacak güce sahip değilim" demek, samimiyetsiz bir kaçış yönteminden başka bir şey değildir. Çünkü Allah insana gücünün yeteceğinden daha fazla bir zorluk yüklemez. Bu konuyla ilgili ayetler şöyledir:
Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar. Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik on Cevaplarların, bunun dışında yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar." (Müminun Suresi, 62-63)
"İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyizonlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır."
İslam, "Allah adına gerektiği gibi cehd edin (çaba harcayın). O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi)..." (Hac Suresi, 78) ayetinde vurgulandığı gibi, iman eden bir insan için "hiçbir güçlük" taşımamaktadır. Dinin fiziksel olarak insana zor gelecek bir anlayışı da yoktur. Tüm ibadetler son derece kolaydır. Allah'ın Kuran'da emrettiği ahlak ve yaşam insanın arayışı içinde olduğu huzuru, güveni, neşeyi, rahatlığı kendisine sağlayacak, gerçek sevgi ve dostluğu yaşamasına vesile olacak, endişelerden, korkulardan, hırslardan kendisini arındıracak büyük bir nimettir. Allah insanlara zorluk dilemez. Peygamberin Kuran'da bildirilen vasıflarından biri de, "müminlerin ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indirmek"tir (Araf Suresi, 157). Dolayısıyla insanın "ben dini yaşayamam, o güce sahip değilim" demesinin bir anlamı yoktur. Buna rağmen yine de aynı mantığı öne sürenler varsa, bunun tek bir açıklaması vardır: Bu kişi samimiyetsiz bir tavır göstermekte ve kendi bencil tutkularını tatmin edebilmek amacıyla Kuran ahlakından kaçışına bahane bulmaya çalışmaktadır. Kuran'da "kalbinde hastalık bulunan" kimselerin bazı zorluk anlarında kaçabilmek için müminlere karşı bu tür bahaneler öne sürdüklerine dikkat çekilir.
Kuran'da buna benzer samimiyetsiz mantıklar öne sürenlerin durumu şu şekilde bildirilmiştir:
Şirk koşanlar diyecekler ki:
"Allah dileseydine biz şirk koşardık, ne atalarımızı ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de, Bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak "zan ve tahminle yalan söylersiniz."